Category Archives

One Article

Posted by chndkmn on

Blade Runner 2049 – Bıçak Sırtı

Blade Runner 2049 – Bıçak Sırtı

Philip K. Dick’in Second Variety isimli kısa hikayesi, yapay zeka verilmiş fabrika makinelerinin durmadan kendilerinden daha fazla gelişmiş makineler yaratarak bir süre sonra insanlara ihtiyaçları olmadığı bir dünya yaratmalarını anlatıyordu. Robotlar bir gün insanların yerini alabilir, fakat her ne kadar yapay duygu aşılasak da bizim ruhumuza sahip olabilirler mi? Tabi ki yapay zeka üzerinde duran bir sürü film, Spielberg’in halen değeri anlaşılmamış şaheseri Yapay Zeka’nın kendisi başta olmak üzere, insana benzeyen bir android’in programlanmış duygularının insan duygularından ayırt edilemeyecek bir hale geldiğinde organik ve mekanik yaşam arasındaki farkın iyice yok olmasını inceliyor.

Yapay Zeka’nın sevgi gibi soyut bir kavramı dışa vurması, bilim kurgu filmlerinde genelde bu zeka ve insanlar arasındaki ilişkisine odaklandırılır. Fakat bu tarz duygulara sahip olan yaratıkların birbirlerini sevmesi, birbirlerinin varlığına ihtiyaç duyması en azından sinematik bilim kurgu’da pek üzerine gidilmemiş bir konu. Halbuki başta Dick ve Isaac Asimov gibi isimlerin olduğu bir sürü bilim kurgu yazarının bu temayı inceleyen bir sürü kitabı ve kısa hikayesi var.

1982 yılında vizyona girdiğinde pek iş yapmamış, fakat muazzam cyberpunk noir görsel yapısı ve klasik bir dedektif hikayesini, varoluşsal filozofik temalarla başarıyla birleştirmesi sayesinde zaman içinde bilim kurgu hayranları tarafından kült statüsüne yükseltilmiş olan Dick uyarlaması Blade Runner’da Replicant isimli androidleri yakalayıp öldürmekle sorumlu olan Deckard (Harrison Ford), zaman içinde bu yaratıkların ne kadar insancıl olduklarını öğrendikçe onlara merhamet sunmayı, hatta onları sevmeyi öğreniyordu. Filmin sonradan videoda çıkan 115 değişik ‘yönetmen montajı’nda eklenmiş bazı sahneler, Deckard’ın kendisinin de bir Replicant olabildiğini, yani bir diğer Replicant Rachel (Sean Young) ile oluşan aşkın aslında iki yapay zeka arasında varolabildiği tezini ortaya koyuyordu.

İlkinden ta 35 yıl sonra vizyona giren devam filmi Blade Runner 2049’un, orjinal yapımın efsanemsi ününün altında ezilmek yerine kendi ayakları üstünde duran harikülade bir modern bilim kurgu/noir/aksiyonu olabilmesinin en büyük kozu, Ridley Scott yönetimindeki klasiğin hayret uyandıran noir/cyberpunk görsel yapısını ve genel tonal havasını saygı ve özenle 21’inci yüzyıl sinemasına taşımasının yanında, ilk filmin yapay zeka’nın ruhu hakkındaki işlediği temaları alıp yepyeni filozofik ve ahlaki incelemelere aktarmasında saklı.

80’lerin sevilen filmlerinin sırf nostalji olsun diye yeniden çekilmeleri veya devam filmi yapılması şu günlerde moda oldu. Bu filmlerin bazıları her ne kadar gayet tatmin edici olsalar da, çekirdek seyircisinin sevdikleri orjinallerden hatırladığı elementleri, tembelce ‘fan servisi’ ayağına ekrana fırlatmasına çok şahit oluyoruz. Blade Runner 2049, ilk filmin hayranlarının beklediği muhteşem dünyayı gayet tatmin edici bir biçimde yeniden sunuyor, fakat orjinalin üstüne ‘umursamasanız da olur’ diye eklenecek bir hikaye sunmaktansa, ilk filme saygıdeğer bir yoldaş misali Blade Runner’ın temalarını ve mitolojisini güçlendiriyor.

Filmin Amerika’da yapılan basın gösteriminin ardından, yönetmen Denis Villeneuve’ün yazdığı bir not okundu basın üyelerine. Notta Villeneuve, bazıları ilk perdede bile açıklanan hiç bir sürprizin ve konu detaylarının eleştiride yazılmamasını rica ediyordu. Örnek vermek gerekirse Ryan Gosling’in canlandırdığı ana karakterin Deckard ile olan bağlantısını incelemeyi bırakın, bu karakterin kim olduğunu ve ilk film ile nasıl bağlandığını bile açıklamamızı istemiyor Villeneuve. Basın gösteriminden çıkarken bu kadar daraltıcı bir istekle karşılaşmak ilk bakışta biraz rahatsız etti, fakat üzerinde düşündükçe Villeneuve’ün amacını anlıyorum. Blade Runner 2049, özellikle ilk filmin hayranlarının gerçektende filmin konusu ve bir sürü sürprizi hakkında olabilecek en az bilgi ile olabilecek en büyük ekranlı salona gitmeleri aslında en iyisi.

Senaryo yerine teknik detaylara bakarsak, ilk olarak Villeneuve’ün geçen senenin mükemmel filmi Arrival’dan ve şimdi Blade Runner 2049’dan sonra beyinsel ve derin bilim-kurgu’nun yeni ustası olduğu kesin. Artık Hollywood’un elinde kaç tane bilim-kurgu projesi varsa Villeneuve’e fırlatması zorunlu olmalı (Dualarımız gerçek oluyor gibi aslında, çünkü Villeneuve’ün yeni Dune uyarlamasını yöneteceği söyleniyor). Neredeyse üç saatlik süresinin bir an bile yavaşlamayan, fakat aynı zamanda oturaklı bir montaj ile bir araya getirilmiş ritmi, yılın en nefes kesen filmlerinden birini yaratıyor. Noir stili kontrast dolu, sert turuncu ve kırmızı ışıklara boyanan görüntü yönetimi ise, her karesinin birer sanat parçası olarak basılıp duvarlara asılacak türden. Efsanevi görüntü yönetmeni Roger Deakins’in halen Oscar’a sahip olmaması Hollywood’un bilinen utançlarından. Artık Blade Runner 2049’dan sonra da kazanmazsa ne desem boş.

Sonuçta Villeneuve’ün isteği üzerine film hakkında olabilecek en az bilgiyi verirken yürek rahatlığıyla Blade Runner 2049’un ilk filmin en sıkı hayranını bile tatmin edeceğini, Blade Runner dünyasına yeni gelen seyirciyi ise hayret uyandıran bir modern bilim-kurgu deneyimi sunacağını söyleyebilirim.